Ülkücü Şehit Cevdet Karakaş (1960/04.06.1981)


Tarihler 4 Haziran 1981 gününü gösterirken sabaha karşı Elazığ Merkez Kapalı Cezaevi’nde Ülkücü Hareket’e mensubiyet şuuruyla bağlı olmaktan gayrı bir suçu olmayan Cevdet Karakaş’a karşı hüküm verilmişti. Kalem kırılmış, idam denilmişti. Aslı astarı olmayan, Elazığ’da bir avukatın öldürülmesinde faili meçhulü ortadan kaldırmak isteyenler gözlerini Cevdet’e çevirmişlerdi. İşkenceler… Yine de kabul ettirememişlerdi kendi işlemediği suçu Cevdet Karakaş’a… 

“Güllerin Solduğu Gün” isimli kitabında Yazar Ahmet Haldun Terzioğlu, Cevdet Karakaş’ı şöyle anlatıyor: “Elazığ’lı bir yiğit Ülkücü. Ailesi, ekmek için Almanya’yı ”Acı Vatan“ belleyenlerdendi. Aile orada kalmış, kendisi dönmüştü. Buraya dönmüştü ama burası bir başkaydı. Tam bir alev topu! Tam kavganın içinde. Memleket parsellenmişti adeta. Girilemeyen sokaklar, mahalleler, okullar hatta kentler vardı. Kabul edilemez bir ”kurtarılmış bölge“ propagandası ile ülkeyi işgale hazırlama provası yaşanıyordu. Karşı gelenler de, düşman, faşist ilan ediliyordu. Öylesine güçlü bir karanlık yol harekatı yapıyorlardı ki basını büyük ölçüde ele geçirmişler, yayınları ile insanların beyinlerini yıkıyorlardı. ”Gelince, gördüklerime şaşırdım kaldım! Ne oluyor bu adamlara ?” dedim. “Bunlar ne istiyor?“ Dediler ki, ”Bunlar Türkiye’de kanlı bir devrim yapmak, Türkiye’yi komünist yapmak istiyorlar.” İnanamadım.
Bu nasıl iş kardaş?
“Bu nasıl iş kardaş? Almanya iki parça biliyorsunuz. Doğu ve batı. Doğu komünist. Berlin’i ikiye bölen bir duvar var! ’Utanç duvarı’diyorlar adına. Yüksek, kalın bir duvar. Tel örgülerle çevrili. Silahlı askerlerin sürekli beklediği nöbetçi kuleleri var üzerinde. Bunu kimler yapmış bilir misiniz ? Doğudaki komünist yönetim. Peki, niye yapmışlar? İnsanlar kaçmasın diye. Evet! İnsanlar komünist Doğu Almanya’dan kaçıyor. Peki, madem ki orası cennet, neden kaçıyorlar kardaş?” Demek ki cennet değildi orası. “Asıl cennet burası” diyordu hep. Almanya’dan dönmüştü. Anlatıyor, alay ediyordu. “Sizde hiç akıl yok” diyordu. “Ah mümkün olsa da sizi şöyle belli bir süreliğine oraya göndersek! Çok değil! Yalnızca bir ay! Bir ay kalın bakalım komünist bir ülkede, görün başınıza neler gelecek? Ben biliyorum ne olacağını! Bir daha komünist olmaya tövbe edecek, imana geleceksiniz.”
Bir gün kendini hücrede buldu. Yargılanıyordu ve hakkında idam isteniyordu. Bağırıyor, baş kaldırıyordu. “Suçsuzum” Elazığ barosu karar almıştı. Davasını üstlenmeyeceklerdi. Çaresiz kendi kendini savunacaktı mahkemede. Oysa ne umutlarla dönmüştü memleketine…

Reklamlar

Genç Osman (03.11.1604/20.05.1622)



II. Osman ya da Genç Osman divan edebiyatındaki mahlasıyla Farisî (3 Kasım 1604, İstanbul – 20 Mayıs 1622, İstanbul); 16. Osmanlı padişahı ve 95. İslam Halifesidir.
Babası I. Ahmed, annesi Mahfiruz Hatice Sultandır. Annesi Kuzey Kafkasyalıdır. Sultan Genç Osman 14 yaşında iken, amcası Sultan I. Mustafa’nın tahttan indirilmesi üzerine Osmanlı tahtına oturdu. Annesi onun yetişmesi için çok titiz davrandı. Sultan Genç Osman iyi bir terbiye ve tahsil gördü. Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve İtalyanca gibi doğu ve batı dillerini klâsiklerinden tercüme yapabilecek kadar güzel öğrendi.

Sultan Genç Osman, Fatih Sultan Mehmed devrine kadar yapıldığı gibi saray dışından, Şeyhülislam Es’ad Efendinin ve Pertev Paşa’nın kızları ile evlendi. Yavuz Sultan Selim devrinden itibaren padişah saray dışından evlenmediği için bu davranış önemli bir değişiklik oldu. Kendisine planlarını uygulayacak bir sadrazam bulamadı.

Tarihte eşine az rastlanır bir şekilde tahtan indirilerek, çeşitli hakarete ve cinsel saldırılara maruz bırakıldıktan sonra Yedikule zindanlarında boğularak öldürülen Sultan Genç Osman, babası Sultan I. Ahmed’in yaptırdığı Sultanahmet Camii’nin yanındaki türbesine defnedildi. Tahta çıkar çıkmaz devlet erkânı içindeki üst düzey yetkilileri değiştiren, müderris ve kadıların atanma yetkilerini şeyhülislamdan alan Sultan Genç Osman çok yenilikçi bir padişahtı.

SULTAN GENÇ OSMAN’IN SAVAŞLARDAKİ BÜYÜK MÜDAHALESİ

Sultan Genç Osman tahta çıktığı sırada Sadrazam Damat Halil Paşa, İran seferindeydi. Osmanlı ordusu Pul-i Şikes’te yenilmesine rağmen, İranlılar, mukaddes saydıkları Erdebil şehrinin Osmanlılar’ın eline geçme ihtimali üzerine barış istediler. Serav sahrasında, daha önce iki devlet arasında imzalanan Nasuh Paşa Antlaşması baz alınarak imzalanan Serav Antlaşması’yla barış tekrar sağlandı. (26 Eylül 1618). Kanuni zamanında başlayan Katoliklere karşı Protestanlara destek verme, Otuz Yıl Savaşları’nda devam etti. Özellikle Transilvanya’da çıkan Protestan isyanında, Osmanlı’nın büyük etkisi vardı. Halil Paşa komutasındaki Osmanlı donanması 1620 yazında Akdeniz seferine çıktı. İstanbul’dan ayrıldıktan sonra Navarin’e gelen donanma, buradan da kuzeye, Adriyatik’e doğru yöneldi. Dıraç’da iki İtalyan gemisini ele geçirdikten sonra İtalya’ya asker çıkardı ve İspanyollara ait olan liman şehri Manfredonia’yı işgal etti.

Osmanlı Devleti ile Lehistan arasında bir dostluk mevcuttu. Dinyester ırmağı iki ülke arasında sınır oluşturuyordu. Osmanlı-Avusturya savaşlarında Lehistan ilişkileri gerginleştiyse de barış bozulmamıştı. Fakat askeri birliklerin geçimini Lehistan’a yaptığı akınlarla sağlayan Kırım Hanı, barışa aykırı hareket ediyordu. Bunun yanı sıra Lehliler Boğdan işlerine müdahaleden geri kalmadıkları gibi, Boğdan’a ait Hotin kalesini işgal etmişlerdi (1617). Ayrıca Eflak ve Erdel’in içişlerine müdahale etmeye devam ediyorlardı. Bu olaylar üzerine Sultan Genç Osman, kendisine yapılan muhalefetlere rağmen Lehistan seferine karar verdi. Bu arada Özi Beylerbeyi İskender Paşa komutasındaki birlikler, Prut kıyısında bulunan Yaş’ta, Lehlileri bozguna uğratmıştı (20 Eylül 1620).

HOTİN SEFERİ TARİHE DAMGA VURDU

Sultan Genç Osman, 1621 yılının Nisan ayında Lehistan Seferine çıktı. Lehler yeni ve daha büyük bir ordu meydana getirme çabasındaydılar. Avusturya’dan yardım alarak ordularını takviye ettiler. Osmanlı Ordusu 2 Eylül 1621’de Hotin önlerine geldi. Kale kuşatıldı ve Hotin kalesi önlerinde yapılan meydan savaşında, düşman siperlerinin ele geçirilememesi, askerlerin şevk ve heyecanını oldukça yıprattı. Yeniçerilerin de kendilerini tam olarak savaşa vermemeleri, bu savaşın kesin bir netice ile sonuçlanmamasına yol açtı. Lehistan elçilerinin savaşa kendilerinin neden olduklarını bildirmesi üzerine Hotin Antlaşması yapılarak sefere son verildi (29 Eylül 1621). Antlaşmaya göre Lehler ve Osmanlılar birbirlerinin topraklarına saldırmayacak Lehistan eskiden olduğu gibi Kırım Hanı’na 40.000 düka altın verecekti.

Sultan Genç Osman, Lehistan seferindeki başarısızlığının sebebi olarak askerin gayretsizliğini görüyordu. Askeri alanda bazı yenilikler yapma fikri böylece gelişti. İşe Kapıkulu Ocakları ile başladı. Yaptırdığı sayımda, asker sayısının maaş defterindeki kişi sayısından az olduğunu anlayınca fazladan para vermeyi kesti. Bu durum da, daha önce fazladan gelen paraları kendi ceplerine atan zabitlerin, Sultan Genç Osman’a düşman olmalarına yol açtı.

TECRÜBESİZ OLMASI YENİLİKLER YAPMASINI ENGELLEDİ

Sultan Genç Osman; her şeyin farkındaydı, ancak tecrübesiz olması yüzünden istediği yenilikleri yapamıyordu. Anadolu, Mısır ve Suriye’den gelen askerlerden oluşacak yeni bir ordu kurmak istiyordu. Aynı zamanda saray, harem ve ilmiye teşkilatlarını yeniden kurmak, yeni kanunlar çıkarmak gibi yenilikçi düşünceleri de vardı. Kapıkulu Ocakları bu durumdan rahatsızdı ve bunu belli etmekten kaçınmıyorlardı. Şeyhülislam Es’ad Efendi’nin başında bulunduğu ilmiye sınıfı ise fikir belirtmiyordu.

Sultan Genç Osman’ın Halep, Erzurum, Şam ve Mısır Beylerbeylerine asker yazdırmak için gizli bir irade gönderdiğinin sarayda adamları olan yeniçeriler tarafından öğrenilmesi, bardağı taşıran son damla oldu. Sultan Genç Osman asker toplamak için Anadolu’ya bizzat kendisi gitmek istiyordu. Bu arada İstanbul’a, Dürzi lider Maanoğlu Fahreddin’in Lübnan’da bir isyan çıkardığı haberi geldi. Sultan Genç Osman bunu bir fırsat bilerek, isyanı bastırmak için Anadolu’ya gideceğini söyledi. Ancak Sadrazam Dilaver Paşa ve Şeyhülislam Hocasadettinzade Mehmet Esat Efendi, koskoca padişahın küçük bir isyan için Anadolu’ya gitmesine gerek olmadığını söyleyerek, Sultan Genç Osman’ın Anadolu’ya geçmesini engellemeye çalıştılar. Başka bir çaresi kalmayan Sultan Genç Osman, hacca gideceğini ilan etti. Daha önce hiçbir padişah hacca gitmemişti. Sadrazam Dilaver Paşa ve Şeyhülislam Es’ad Efendi çok uğraştılarsa da Sultan Genç Osman fikrinde kararlıydı. Padişahın geçeceği güzergah üzerindeki vilayetlerin beylerbeyleri haberdar edildi ve hazırlık yapmaları istendi. Sultan Genç Osman’ın yanında 500 yeniçeri ve sipahi olacak, geri kalan asker İstanbul’un korunması için İstanbul’da kalacaktı. Sadrazam, defterdar, nişancı, rikab ümerası, gedikliler, 40 müteferrika ve 40 divan katibinin da hac kafilesinde yer alması planlamıştı.

II. Osman’ın tahta geçtikten sonra yaptığı hatalar sonucu sarayda kendisine oldukça fazla düşman topladı. İlk olarak kendisinin yerine I. Mustafa’nın tahta geçirilmesinde dahil olduğunu düşündüğü Damat Halil Paşa’yı azletti. Ardından da Hotin Seferi’ne giderken Kösem Sultan’ın oğlu olan Şehzade Mehmed’i idam ettirdi. Halkı da huzursuz eden bu hataların ardından en son da gizlice ordu toplamak amacıyla hacca gideceği öğrenilince bu sefer yeniçeriler devreye girdi ve olay halk boyutundan çıkıp bir taht kavgasına dönüştü. Yeniçerilerin haberi aldıktan sonra takındıkları tavır halk tarafından benimsenmemiştir.

Padişah otağının Üsküdar’a kurulacağı günden bir gün önce, yeniçeriler Süleymaniye’de toplandılar. Ayaklanan yeniçeriler saraya girip bazı devlet adamlarını öldürdüler. Yeniçeri ve sipahileri ikna etmek isteyen Sultan Genç Osman, yeniçeri ağalarını merhamete getirmeye çalıştı. Ancak bunda başarılı olamadı. Yerine amcası Sultan I. Mustafa ikinci kez tahta çıkarıldı. İsyancılar o an için Sultan Genç Osman’ın öldürülmesini düşünmüyorlardı. Ancak isyanın elebaşları padişahın Yedikule zindanlarına götürülüp orada öldürülmesini istediler.

Sultan Genç Osman’ın naaşı, ertesi gün Sultan Ahmet Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra Sultan Ahmet Camii’nde bulunan babasının türbesine defnedildi. Sultan Genç Osman’ın öldürülmesi Anadolu’da bazı isyanların çıkmasına sebep oldu.

Gazneli Mahmud (02.11.971/30.04.1030)


Gazneliler Devleti’nin en büyük hükümdarı ve Hindistan Fatihi Gazneli Sultan Mahmut, 2 Kasım 971 tarihinde doğdu. İyi bir öğrenim gördü. Büyük bilginlerin elinde yetişti. Mert ve cesur bir insandı.

Gazneli Mahmut’un babası Sebüktekin, Samanoğulları Devleti’nin Horasan valisi idi. Sebüktekin cesur ve güçlü bir insandı. Samanoğulları’na karşı bağımsızlığını ilan etti.

Gazneliler Devleti’nin kurucusu Sebük Tegin’in oğlu olan Gazneli Mahmut, genç yaştan itibaren devlet idaresinde görev aldı. Babası sağ iken Horasan valiliği görevini yürüttü.

Babası öldüğü zaman yerine küçük kardeşi İsmail geçmişti. Gazneli Mahmut, küçük kardeşini ortadan kaldırarak hükümdar oldu.

998 tarihinde Gazne tahtına oturan Mahmut, Buhara, Horasan, Herat, Belh, Bust ve Kabil’i Samanîlerden aldı. Daha sonra, bugünkü Afganistan ve Belucistan ile Harezm’e kadar tüm Maveraünnehr’i ele geçirdi. Ardından Rey, İsfahan, Save, Kazvin, Zencan ve Ebher’i alarak, İran topraklarının büyük bölümüne hakim oldu.

Eylül 1000’de ilk Hindistan seferine çıkan Sultan Mahmut, 1027’ye kadar Hindistan’a on yedi büyük sefer yaptı. Bu seferler sırasında Hindistan’da birçok cami yaptıran ve İslâm Dinini öğretmek üzere alimler yerleştiren Gazneli Sultan Mahmut, İslam Dininin Hindistan’da yayılıp kabul görmesini sağladı.

Cihangirliği yanında, alim bir kişiliği de olan Sultan Mahmut, sarayında alim ve şairlere çeşitli konularda sohbet ve tartışmalar yaptırırdı. Gazneli Sultan Mahmut’un sarayı bir bilim akademisi haline geldi. Kendisi bilime ve sanata karşı büyük bir sevgi besliyordu. Zamanında Fars kültürü yüksek bir düzeye ulaştı. Bîrûnî ve Firdevsî gibi birçok meşhur İran bilgini Sultan Mahmut’un sarayında himaye gördüler.

Firdevsî’nin meşhur Şehname’si de dahil olmak üzere, devrinin pek çok kitabı Gazneli Sultan Mahmut’a takdim edildi.

Gazneli Sultan Mahmut’un sarayında Türk dili konuşuluyordu. O, Türk dilinin yayılmasını ve gelişmesini sağlamış olsaydı, Türk kültür tarihi ölmez eserler kazanacaktı. Ancak o, çevrenin ve dönemin etkisiyle Fars kültürüne önem vererek Farsça’nın çok kudretli eserler kazanmasına hizmet etti.

Türk İslam dünyasının yetiştirdiği en büyük hükümdarlardan biri olan Gazneli Sultan Mahmut, İslam dünyasında yayılma istidadı gösteren Batınî-Rafızî akımlarına karşı da mücadele etti. İmar faaliyetlerine büyük önem veren Sultan Mahmut, Gazne’nin yanı sıra Belh ve Nişabur gibi önemli şehirleri de mamur hale getirdi.

33 yıl hükümdarlık yapan Sultan Mahmut, 1030’da Gazne’de vefat ederek, burada defnedildi.

Oktay Sinanoğlu (25.02.1935/19.04.2015)


Ünlü sanatçı Esin Afşar’ın ağabeyi olan Oktay Sinanoğlu, 25 Şubat 1935 tarihinde İtalya’nın Bari kentinde dünyaya geldi. Oktay Sinanoğlu’nun bilinmeyen serüveni 1939 yılında İtalya’nın II. Dünya Savaşı’na girmesi üzerine babasının başkonsolusluk yaptığı İtalya’dan Türkiye’ye geri dönmesiyle başladı. Atatürk’ün kurduğu TED Yenişehir Koleji’ne burslu girerek 1953’te birincilikle bitirdi. Okulun verdiği bursla kimya mühendisliği okumak üzere ABD’ye gönderildi. Okulun ABD’ye gönderme gayesinin devşirme olduğunu her seferinde dile getirmiştir Sinanoğlu. Onun ABD’ye gidiş amacı ise ’Türkiye’de kalırsam Amerika’nın kölesi olurum ama gidersem kendimi geliştirir Amerika’nın efendisi olur geri döner, mücadele ederim.’ olmuştur.

Sinanoğlu’nun bu sözünü daha da açmak istersek; O sadece gençliğinde değil ileri ki hayatında da Türklüğü ve Türk dilini yüceltmek adına bir çok çalışma yapmıştır. Her zaman kendisini Türk milletinin kültürüne, diline, tarihine ve değerlerine sımsıkı bağlı hissedip ona göre davranmıştır. Bu değerleri milletimizin kendisine iletmeyi ve dış dünyaya tanıtmayı bir borç bilip bu prensiplerinden vazgeçmeyip ilerlemiştir. Bu düşüncelerle gittiği Kaliforniya Üniversitesi Berkeley Kimya mühendisliğini birincilikle bitirdi.

Berkeley’deki birinciliğinin ardından 1957 yılında önemli bilim adamlarının yetiştirildiği MIT’de (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) Oktay Sinanoğlu Yüksek Kimya Mühendisi olmuştur. Bu sayede ’Alfred Sloan’ ödülünü aldı. 50 yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını çözdüğü için 28 yaşında tam profesör ünvanını aldı ve Yale Üniversitesi’nde bu sanıyı kazanan en genç profesör oldu. Artık Sinanoğlu Dünyanın en prestijli üniversiteleri olan Yale ve Harvard gibi üniversitelerde ders verip farklı ülkelerden konferans vermek üzere çağrılmaya başlanmıştır. Dünyanın en önemli fizik, kimya, matematik dergilerinde makaleleri yayınlanıp National Science Foundation ve Ulusal Bilim Vakfı’nın araştırma projelerine katılmıştır.

Oktay Sinanoğlu kısa zamanda Kuantum Fiziği ve Kimyası, Moleküler Biyoloji ve Matematik alanlarında yüzlerce teorem geliştirdi. Dünya bilim literatürüne eşi benzeri az görülür biçimde katkılarda bulundu. ABD, Batı ve Doğu Almanya, Fransa , İsveç, Japonya, Hindistan, Rusya ve Meksika ve daha pek çok ülkeye bilimsel araştırmalar ve projeler için gitti. Üst düzeyde bilimsel ve devlet nişanları aldı. Devlet başkanlarının şeref konuğu oldu. Konferanslar verdi ve bilimsel toplantılara katıldı. Nobele aday gösterildi; öğrencisi Nobel ödülünü kazandı. Aynı zamanda bu çalışmalarının yanında onlarca ödül aldı.

Yurt dışında büyük işler başaran Oktay Sinanoğlu ülkemizde de büyük işler yapmaya devam etmiştir. Boğaziçi Üniversitesi’nde ilk defa uluslar arası bir yaz okulu düzenlemiştir. Bu yaz okulunda dünyanın birçok yerinden bilim adamlarını getirerek çeşitli alışverişlerle bilimsel anlamda yeniliklerin Türkiye’de adım atılmasına olanak sağlamıştır. ODTÜ ve Boğaziçi’nin kurucuları arasındandır. Aynı zamanda ODTÜ’de Kuramsal Kimya bölümünü kurup danışman profesör olarak çalışmıştır. Ardından Yıldız Teknik Üniversitesi Kimya bölümünde profesör ve rektör danışmanlığı yapmıştır.

Bu çalışmalarının yanında Oktay Sinanoğlu bilim ve teknoloji dilinin Türkçe olması gerektiği üzerine sık sık konuşmalar yapmıştır. Eğitim dilinin resmi dil olması gerektiğini, yabancı dillerin takviyeli olarak ve gerektiği kadar verilmesini savunup bununla ilgili çalışmalar yapmıştır. Matematiksel açıdan da Türkçe’nin en iyi bilim dili olduğunu savunmuştur. Sinanoğlu’nun bu tarz milliyetçi görüşler yaymasındaki en büyük neden; Dünyada sözü geçen bazı ülkelerin özel çıkarlarını alet ederek Türkiye’nin bilimsel gelişmesini önlemeye ve baltalamaya çalışmalarıdır. Türkçe’nin iyi bir bilim dili olmasına rağmen ingilizce veya başka dillerin eğitim dili haline getirilmesi amaçlanmıştır. Batı, Türkiye’yi eski günlerdeki gibi büyük bir güç olarak görmek istememektedir. Bu yüzden Türk milletinin köküne, diline ve kültürüne saldırmaktadır. Oktay Sinanoğlu bu gerçekleri yurt dışında yaşayıp tecrübe ederek ülkemizde sık sık dile getirerek bu durumu düzeltmeye çalışmıştır. Görüldüğü gibi de Amerika’nın kölesi değil efendisi olarak geri dönmüştür. 80 yıllık ömrüne büyük başarılar sığdıran Sinanoğlu 19 Nisan 2015’de vefat etmiştir.

Köy Enstitülerinin Kuruluşu (17.04.1940)


Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 1935’teki IV. Kurultayı’nda İlköğretimin yaygınlaştırılması amacıyla bir dizi karar alındı. Bunların en önemlisi, askerliğini onbaşı ve çavuş olarak yapan köy gençlerinin kısa bir eğitimden geçirilerek kendi köylerinde eğitmen olarak görevlendirilmesiydi. İlk uygulama 1936’da başladı ve 84 köylü genç Eskişehir’e bağlı Çifteler’de açılan bir kurstan sonra köy eğitmeni olarak görevlendirildi. Uygulamanın başarılı olması üzerine kursların sayısı artırıldı, eğitmenlere toprak, tohumluk ve tarım araç-gereci de verilerek bulundukları bölgede tarımsal çalışmalara öncülük etmeleri sağlandı. 1937’de konu daha kapsamlı bir biçimde ele alındı ve Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’ın hazırlattığı bir program çerçevesinde Eskişehir Çifteler’de (1937), İzmir Kızılçullu’da (1937), Edirne Kepirtepe’de (1938) ve Kastamonu Gölköy’de (1939) deneme niteliğinde dört Köy Öğretmen Okulu açıldı. Edirne’deki okul önce Karaağaç’ta öğretime başladı, sonra Kepirtepe’ye nakledildi.

Bu çalışma Hasan Ali Yücel’in milli eğitim bakanlığını üstlenmesiyle birlikte daha da genişletildi. Başlatılan yeni programın mimarı, dönemin ilköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç oldu.

Köy Enstitüleri, ilkokul öğretmeni yetiştirmek üzere 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı yasa ile açılmış okullardır. Tamamen Türkiye’ye özgü olan bu eğitim projesini 28 Aralık 1938 tarihinde Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel bizzat yönetti.

Neredeyse tüm Anadolu’nun okulsuz ve öğretmensiz olduğu gerçeği göz önüne alınarak, dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün himayesinde, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından İsmail Hakkı Tonguç’un çabalarıyla köylerden ilkokul mezunu zeki çocukların bu okullarda yetiştirildikten sonra yeniden köylere giderek öğretmen olarak çalışmaları düşüncesiyle kuruldular. Geleneksel öğretmen okullarında yetişmiş öğretmenler için köylerde öğretmenlik yapmak, istenerek yapılacak bir görevden çok zorunluluk olarak algılanıyordu. Okuma yazma oranı Cumhuriyet ilk kurulduğu yıllarda %5 bile değildi. Bunun yanında nüfusun %80′lik bölümü köylerde yaşıyordu.

1940 yılından başlayarak, tarım işlerine elverişli geniş arazisi bulunan köylerde veya onların hemen yakınlarında Köy Ensititüleri açıldı. Bu okullar, şehirlerden uzak ancak tren yollarına yakın tarıma elverişli 21 bölgede köy ilkokullarına öğretmen yetiştirmek üzere açılmıştı. Öğretmenler köylülere hem örgün eğitim verecek, okuma yazma ve temel bilgileri kazandıracak hem de modern ve ilmi tarım tekniklerini öğretecekti. Öğretmenler gittiği yörelerde bilinmeyen tarım türlerini de köylülere öğretecekti. Kitaba deftere dayalı öğretim yerine iş için, iş içinde eğitim uygulanıyordu.

Her köy enstitüsünün kendisine ait tarlaları, bağları, arı kovanları, besi hayvanları, atölyeleri vardı. Derslerin %50 lik bölümü temel örgün eğitim konularını içeriyordu. Geri kalanı ise uygulamalı eğitimdi.

1940-1946 arasında köy enstitülerinde 15.000 dönüm tarla tarıma elverişli hale getirilmiş ve üretim yapılmıştı. Aynı dönemde 750.000 yeni fidan dikilmişti. Oluşturulan bağların miktarı ise 1.200 dönümdü. Ayrıca 150 büyük inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 20 uygulama okulu, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 12 elektrik santralı, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 3 balıkhane, 100 km. yol yapılmıştı. Sulama kanalları oluşturularak enstitü öğrencilerinin uygulamalı eğitim gördüğü çiftliklere sulama suyu öğrenciler tarafından getirilmişti.

Köy Enstitüsü uygulaması Hasan Ali Yücel’in 1946′da Milli Eğitim Bakanlığından ayrılmasına değin devam etmiştir.

Hasan Ali Yücel’den sonra Milli Eğitim Bakanı Olan Reşat Şemsettin Sirer zamanında Köy Öğretmen Okullarına dönüştürülmüştür. Bu okullar da Demokrat Parti döneminde 27 Ocak 1954′te kapatılmıştır. Kapatıldığı 1954 yılına kadar Köy enstitülerinde 1.308 kadın ve 15.943 erkek toplam 17.251 köy öğretmeni yetişmiştir.

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey (1884/10.04.1919)



Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, 1884 yılında Beyrut’ta doğdu. Antalya ve İzmir Liselerinde okudu. Mülkiye’den pekiyi derece ile mezun oldu. Mülkiye’yi bitirdikten sonra 1908’de Beyrut Vilayeti Maiyet Memurluğuna dahil oldu.
Babası, Sirkeci Gümrüğü Yolcu Salonu Müdürü Arif Bey’dir. Arif Bey, aslen Yenişehir Teselya eşrafındandır.
Kemal Bey, 1909 yılında Cezair-i Bahri Sefid (12 Adalar Valiliği) maiyet memurluğunda stajını bitirip kaymakam olmuştur. Bununla birlikte bir yıl Rodos İdadisinde Türkçe ve Sosyal Bilimler öğretmenliği yaptı. 18 Aralık 1911’de asıl mesleğine dönerek sırasıyla Doyran, 1912’de Gebze, 1913’de Karamürsel, 1915’de Boğazlıyan Kaymakamı olmuştur.
Kemal Bey, 20.08.1915/ 09.10.1915 tarihleri arasında Yozgat Sancağı Mutasarrıfı Vekilliğinde bulundu. Nisan 1916 da 2000 kuruş maaşla Batraski –Şam Kazası Kaymakamlığına, 26.10.1916 İzmit Sancağı Muhacirin Müdürlüğüne atanmıştır. 13.06.1917 bu görevini ifa ederken Boğazlıyan Kaymakamlığı’nda bulunduğu sırada tehcir sırasında ihmali bulunduğu gerekçesiyle Ankara Valiliği İdare Kurulunun Lüzumu Muhakemesi kararı ile görevden alınarak azledilmiştir. Konya’da yargılanmış İstinaf Mahkemesinin kararı üzerine aklanarak azil kararı kaldırılmış ve Tarım Müfettişi olarak görevlendirilmiştir. Görevini yaparken Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin kararı ile aynı konuda hiçbir gerekçe gösterilmeden yargılanmak üzere 7 Ocak 1919 da gözaltına alınmış ve 30 Ocak 1919’da İstanbul’a getirilmiştir.
I.Dünya Savaşı sırasında iktidarda bulunan İttihat ve Terakki Hükümetinin önde gelenleri kaçmış, Hürriyet ve İtilaf Partisi iktidara gelmiştir. İşbirlikçi Hürriyet ve İtilaf Partisi, Ermenilere ve onlarla bir olan Batılı devletlere yaranmak için, önceki dönemin ileri gelenlerini Harp Divanına sevkeder.
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey de böyle bir tertibin kurbanı olarak, vatanhaini Nemrut Mustafa Paşa’nın başkanlığındaki Harp Divanında yargılanır. Kemal Bey, hiç bir inandırıcılığı olmayan bu düzmece mahkemenin usulsüz kararı ile 10 Nisan 1919 günü bir akşam üstü saat: 17.20’de Beyazıt Meydanı’nda idam edilmiştir.

HAKKINDA YAZILANLAR

Milli Şehidimiz Mehmet Kemal Bey

“10 NİSAN 1919 BOĞAZLIYAN KAYMAKAMI (YOZGAT MUTASARRIF VEKİLİ) MEHMET KEMAL BEYİN ERMENİLERE KÖTÜ DAVRANDIĞI VE GÖREVİNİ YAPMADIĞI ASILSIZ İDDİALARLA İLGİLİ OLARAK DAHA ÖNCE YARGILANARAK AKLANDIĞI, BUNA RAĞMEN GÖREV YAPTIĞI YERDEN USULSÜZ ŞEKİLDE TUTUKLANARAK İSTANBUL’A GETİRİLDİĞİ VE BURADA HUKUKA UYGUN OLMAYAN DIŞ ETKİLERİN VE ERMENİLERİN BASKISI ALTINDA KALAN NEMRUT MUSTAFA PAŞA DİVANI HARBİNCE VERİLEN İDAM KARARININ UYGULANDIĞI GÜNDÜR.”

Milli Şehit Kemal Bey ülkesini çok seven kendisine verilen kamu görevlerini en iyi şekilde yerine getirmekten başka düşüncesi olmayan zeki, ileri görüşlü, başarılı, millet, hürriyet ve istiklal kavramlarını çok iyi bilen ve uygulayan bir Mülki İdare Amirimizdir.

Mütareke döneminde bizleri Türk Ulusunu Ermenilere sözde soykırım yapmak ile suçlayanlar İstanbul’u işgal ettikleri sıralarda o zaman ki devletin ileri gelenlerini ve üst düzey kamu görevlilerini bu konuda her türlü belge ve imkan elindeyken yaptıkları araştırmada suçlayacak hiçbir konu bulamamışlar yalnız asılsız iddia ve 8-10 yaşındaki çocukların ifadeleri ile iki tane Mülki İdare Amirimizi yine yukarda belirtildiği gibi Ermenilere ve işgal güçlerine yaranmak isteyen Nemrut Mustafa Paşa Harp Divanınca asılarak idamlarına karar verdirmişlerdir.

Milli Şehit Kemal Bey’in yargılandığı Nemrut Mustafa Paşa Divanı Harbindeki son sözleri şudur;

“Düne kadar hakimler heyeti halinde olan sizler, şu dakikada bir tarih mahkemesi sıfatını almış bulunuyorsunuz. Ermeniler tarafından öldürülen dindaşlarının ve soydaşlarının matemi Müslümanların yüreklerini sızlattığı ve her gün gelen kara haberlerin halkı tahrik etmekten geri kalmadığı malumdur. Ermeniler ise, Rus Ordularının kah önüne geçerek, kah arakasında kalarak, ekseriya memleketin asker kuvvetinden mahrum kalmasına güvenerek facialar meydana getirmekten çekinmiyorlardı. Yozgat Vilayeti dahilinde sevk edilen bazı Ermeni-Muhacir kafilelerine, Ermenilerin Müslümanlara reva gördükleri facialara şahit olmuş, bazı asker kaçaklarının tecavüzü ihtimal dahilindedir. Ancak, savaşta yenilişimizin aleyhimizde meydana getirdiği hezeyanı durdurmak maksadıyla iddia makamının da isteği üzerine, kurbanlar verilmesi bir siyaset icabı sayılıyorsa, bu kurban, ben olamam. Siz kurban seçmekte değil, ancak hak ve adaletle hüküm vermek vicdani görevini taşıyan bir yüksek heyetsiniz. Mutlaka kurban aranıyorsa, herhalde bu işlerin tertipçisi ve idarecisi olarak benim gibi küçük bir memur bulunacak değildir.”

Milli Şehidimiz idam sehpasının önünde son sözünün ne olduğu sorulduğunda halka şöyle der;

“Sevgili vatandaşlarım, ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben masumum. Son sözüm bugün de budur, yarında budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa, kahrolsun adalet! Benim sevgili kardeşlerim, asil Türk Milletine çocuklarımı emanet ediyorum. Bu kahraman millet elbette onlara bakacaktır. Allah, vatan ve milletimize zeval vermesin. Amin. Borcum var, servetim yok üç çocuğumu, millet uğruna yetim bırakıyorum. Yaşasın Millet…”

Son sözlerini söylerken Kemal Bey vasiyetini verip kendi eliyle sonsuz yolculuğuna çıkarken meydanda bulunan Türk Halkı matem havasına bürünmüşken Ermeni Komitecilerinin yaptığı sevinç gösterileri Polis ve Jandarma tarafından bekletilmeksizin doğrudan dağıtılmıştır.
Bu acıklı olaylar cereyan ederken zamanın Adalet Bakanlığı Müsteşarı (aynı zamanda İngiliz Muhipleri Cemiyetinin Başkanı)Sait Molla’da “asın bu haini, söyletmeyin, sallandırın” diye bağırarak, bu sahnenin nefretle anılacak kişileri arasında yer almaktadır.
Cenazenin toprağa verileceği gün (11 Nisan 1919) İstanbul halkı ayaklanmış, gençler “Türklerin Büyük Şehidi” yazılı bir çelenk hazırlamışlardır. Tıbbiyeli bir genç;

“Kemal sen ölmedin sen şu anda toprağa verdiğimiz bir çiçeksin, orada büyüyecek dalların o kadar dikenli olacak ki seni bu akıbete layık görenlerin hepsini paramparça edecektir. İntikamın behemahal (kesinlikle) alınacaktır” diye feryat etmektedir.

Kemal Bey’in vasiyeti: “fertler ölür, millet yaşar, kabir taşım hamiyetli Türk ve Müslüman kardeşlerim tarafından dikilmeli ve üstüne şöyle yazılmalıdır. Millet ve Memleket uğrunda şehit olan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal’in ruhuna fatiha”

Yüce Türk Ulusu bu haksız idamlardan sonra birlik ve beraberliğini daha çok pekiştirmiş Mustafa Kemal’in önderliğindeki Kurtuluş Savaşına daha çok güvenmeye ve destek vermeye başlamıştır.
Ulu Önderimiz Atatürk ‘ün girişimiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi 14 Ekim 1922’de çıkardığı özel bir kanunla Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i Milli Şehit olarak kabul etmiştir.
Ulu Önder Atatürk Şehit Kaymakamın çocuklarını evlat edinmek istemişse de gümrük memuru emeklisi Arif Bey torunlarından ayrılmak istememiştir. Bunun üzerine kendisine ev ve tüm çocuklarına aylık bağlanmıştır. Boğazlıyan’da bir mahalleye Kaymakam Kemal Bey adı verilmiş, yine Kemal Bey adına bir ilkokul açılmıştır. Milli Şehidimizin kabri Mülkiyeliler Birliği tarafından anıt mezar olarak düzenlenerek, 15 Aralık 1973 günü ziyarete açılmıştır.
Milli Şehit Kemal Bey ve aynı gerekçe ile idam edilen Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey bizlerin hafızasında Ermeni Komiteciliğinin ve işbirlikçi vatanhainlerinin zulmüne bir isyan sembolü olarak kazınmıştır.
Bu iki değerli Mülki Amirimizi (geçmişi unutturarak bizleri yapmadığımız bir olaydan dolayı suçlayan Ermeni Diasporasını ve hiçbir geçerli kanıta dayanmadan araştırmadan asılsız ermeni iddialarını gerçek sayan ve buna destek veren herkesi ve her kesimi kınayarak), “Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğümüzün kayıtlarına göre 1914- 1921 yılları arasında Ermeni Komitacılarınca şehit edilen 518.105 Türkle birlikte” saygı ve rahmetle anıyor, aziz hatıraları önünde bir kez daha eğiliyoruz.
M.Haluk SAYGI
Pendik Kaymakamı

Kaynakça: -Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü
Ermenilerce Yapılan Katliam Belgeleri (1914-1921)
-Bu konuda elektronik ortamda çok geniş bilgi ve belge bulunmaktadır.

Not: Mütareke döneminde İstanbul’u işgal edenler Türk arşivlerine, her türlü bilgi ve belgeye el koymuşlardır. O zamanki asılsız ermeni savlarını doğru kabul ederek gerek Malta’da gerekse İstanbul’da yapmayı düşündükleri yargılamalardan sonuç alamayacaklarını bilerek hareketlerini buna göre düzenleyenlerin bugün olmamış olayları hiç araştırma yapılmadan doğru sayarak aksini iddia etmenin suç teşkil ettiği konusunda yasa çıkarmaları çok anlamlı olup, konunun bilimsel incelemeden kaçılarak, çok başka amaçlarla ele aldığının tam bir göstergesidir.

Dumlupınar Faciası (04.04.1953)


Türk denizcilik tarihinin en trajik olaylarından biri, Çanakkale Boğazı’nda Dumlupınar adlı denizaltının batması sonucunda 81 denizcinin ölüme yatmasıyla cereyan etmiş; nitekim Marmara’nın soğuk sularında kaybolan onlarca can gibi, böyle bir facia da tarih sayfalarının arasında kaybolup gitmiştir.
Dumlupınar Denizaltısı Türk yapımı değildir. Asıl adı USS-Blower SS-325’ti ve Amerikan deniz birliklerinde, Pearl Harbour civarında görev yapan bir devriye denizaltısıydı. “Türk-Amerikan ilişkileri” ve “Ortak savunma-destek politikası” adı altında sonradan Türkiye’ye armağan edilmişti. Pek tabii bu armağan, mükemmel işlev gören bir denizaltı değildi. Armağan bahsi geçmeden önce, USS-Blower üzerinde aylar süren bir bakım-onarım çalışması yürütülmüştü. Bunun nedeni, denizaltının Pasifik’teki devriye sırasında Panama’ya seyreden başka bir Amerikan devriye botu ile çarpışmış olmasıydı. Bu olay sonucunda baş torpido dairesinin sancak tarafı ağır hasar görmüştü. Ancak Filadelfiya’daki tersanede yoğun uğraşlar sonucunda USS-Blower eski görünümüne kavuşmuş ve 16 Kasım 1950’de ‘TCG Dumlupınar D-6’ adını almak üzere Türkiye’ye gönderilmişti.

4 Nisan 1953 günü, NATO’nun Blue Sea adlı Ege-Akdeniz tatbikatını tamamlayan Dumlupınar, Gölcük’teki deniz üssüne geri dönüyordu. Çanakkale Boğazı Nara açıklarında İsveç yük gemisi Naboland ile karşılaştı. Yüzbaşı Sabri Çelebioğlu ve Üsteğmen Hasan Yumuk yapılacak olan manevraya yönelik fikir uyuşmazlığına düştü. Köprüye eşzamanlı iki farklı komuta verilince, iki zıt emir de panikle art arda uygulandı. Doksan metrelik Dumlupınar D-6, Naboland’a doğru sürüklendi ve karşıdan gelen geminin altına girdi. Güvertedeki askeri personel denize düştü. İkisi Naboland’ın pervanesine kapıldı. Diğer beş kişi ise, 86 kişilik mürettebatın arasında Dumlupınar faciasından sağ kurtulan askerler olacaktı.

Çarpışma sonrasında Dumlupınar su yüzeyine çıktı. Fakat denizaltının baş torpido dairesinin sancak tarafı ağır hasar almıştı. Boğazdaki akıntı nedeniyle çok hızlı su alıyordu. Naboland’dan can simitleri atılıyor, İsveç mürettebat kurtarma botlarını indiriyordu. Ancak saniyeler içinde denizaltının pervaneleri havaya bakacak kadar dikey bir pozisyon aldı ve müdahaleye vakit kalmadan Dumlupınar battı. Yalnızca denize düşen 5 personel botlara ulaşabildi.

Denizaltının batmasıyla kıç torpidosuna sığınan 22 kişi hayatta kalmıştı. Yerlerini belli etmek ve kurtarma ekipleriyle haberleşmek için battı şamandırasını bıraktılar. Sabaha karşı gelen kurtaran gemisinden çarkçı Selim Yoludüz aşağıdakilerle iletişime geçti. Şamandıranın diğer ucundaki astsubay Selami Özben torpidoda elektriklerin kesik olduğunu ve 22 kişinin kurtarılmayı beklediğini bildirdi. Diğer kısımlarla irtibata geçemediklerini belirtti. Yoludüz, Özben’e kısa zamanda kurtarılacaklarını ve endişelenmemeleri gerektiğini söyledi. Ancak bu süre zarfında torpidodaki oksijenin hepsine yetebilmesi için havayı tasarruflu kullanmaları gerekiyordu.

Bu yüzden onlara; aşağıda türkü söylememeleri, sigara içmemeleri hatta gerekmedikçe konuşmamaları söylendi.

O sabah Çanakkale Boğazı’nda akıntı fazlaydı. Kurtaran gemisinin her hamlesinde gemi sürükleniyor, denizaltıdaki 22 kişiden umut kesiliyordu. Artık iş dalgıçlara kalmıştı. Fakat Dumlupınar D-6’nın can kılavuz teli yoktu. Bu nedenle dalgıçlar şamandırayı izleyerek çan yardımıyla sağ kalan mürettebatı kurtarabilecekti. On bir dalış yapıldı. Dalgıçlardan Yılmaz Süsen, şamandıraya tutunarak 80 metre derine indi. Mürettebatın bulunduğu torpidoyla arasında 11 metre kalmıştı ki basınca dayanamayıp bayıldı ve vurgun yemekten kılpayı kurtuldu. Sonraki hamlelerin de başarısız olmasının ardından Yoludüz, Özben ile tekrar irtibata geçti.

Yoludüz bu sefer aşağıdakilere türkü söyleyebileceklerini ve hatta sigara bile içebileceklerini söyledi.

Dumlupınar’ın kıç torpidosundaki 22 sağ mürettebattan umudun tamamen kesildiği an işte bu cümlenin noktalandığı andı. Bu cümleden sonra herhangi bir diyalog gerçekleşmediği, aşağıdan dua sesleri ve iniltilerin yükseldiği belirtildi. Bu seslerin üzerine kurtaran gemisinin yaptığı son hamle, battı şamandırasının kablosunun kopmasına neden oldu. Artık aşağıdakilerle irtibat tamamen kesilmişti.

İşte sigara içmeye izin verilmesinin ardından torpidoyla irtibatın kesilmesine kadar olan süreç, hepimizin sözlerini ezbere bildiği, fakat Dumlupınar D-6’daki ölüme yatan mürettebatı anlattığını bilmediğimiz Ah Bir Ataş Ver türküsünde anlatılır:

“Ah bir ataş ver cigaramı yakayım,

Sen salın gel ben boyuna bakayım.

Uzun olur gemilerin direği,

Ah çatan olur efelerin yüreği.

Ah vura taşa gâvur sinem koy yansın,

Arkadaşlar uykulardan uyansın.

Uzun olur gemilerin direği,

Ah çatan olur efelerin yüreği,

Ah yanık olur anaların yüreği.”

Türkünün yanı sıra Dumlupınar faciasını anlatırken özellikle ele alınan ve çok tartışılan bir diğer nokta ise, Dumlupınar’ın batışının mukadderat olup olmadığıdır. Zira Türk Deniz Kuvvetleri’nin envanterinde bugüne kadar üç farklı denizaltı “Dumlupınar” adını taşımıştır. Bunlardan ilki, dümeninin arızalanması sonucunda Haydarpaşa civarında bir gaz tankeri ile çarpışmış, ölü veya yaralı olmamasına rağmen aldığı hasar sonucunda 1949 yılında hizmet dışı kalmıştır.

İkincisi, 81 denizcinin hayatına mal olan ve bu yazıda ele alınan Dumlupınar faciasıdır.

Üçüncü ve sonuncu Dumlupınar ise, 1976 yılında Sovyet gemisiyle çarpışmış; onarılarak tekrar kullanılması mümkünken, götürüldüğü tersanede yanmış ve önceki iki Dumlupınar denizaltısının kaderini paylaşmıştır. Bu ismin talihsizliği midir bilinmez, günümüzde Türk Deniz Kuvvetleri envanterinde “Dumlupınar” adını taşıyan bir denizaltı bulunmamaktadır.

Sonuç olarak, Dumlupınar denizaltısı Çanakkale Boğazı’nda onlarca mürettebatıyla sulara gömüldü. 22 mürettebat ise “Vatan sağolsun” diyerek ölüme yattı. 4 Nisan 1953’te gece saat 02:00’da yaşanan bu büyük facia, ister denizaltının adındaki uğursuzluktan, ister Amerikan envanterindeyken aldığı yaradan, ister komutadaki uyuşmazlıktan kaynaklanmış olsun, Türk Denizcilik tarihinin en trajedik olaylarından biri olarak tarihe yazıldı.

Dumlupınar Denizaltısında Şehit Olan Askerler

Subaylar:
Kurmay Albay Hakkı Burak, Makine Kıdemli Yüzbaşı Naşit Öngören, Makine Yüzbaşı Affan Kayalı, Güverte Üsteğmen İsmail Türe, Makine Üsteğmen Fikret Coşkun, Güverte Teğmen Bülent Orkun, Güverte Teğmen Macit Şengün

Astsubay Kıdemli Başçavuşlar:
Şevki Özsekban, Ali Tayfun, Emin Akan, Ömer Öney, Mehmet Denizmen, Sait Yıldırım

Astsubay Başçavuşlar:
Cemaleddin Denizkıran, Salahaddin Çetindemir, Zeki Gider, Kemal Acun, Hüseyin Uçan, Cemal Kaya, Naci Özaydın

Astsubay Çavuşlar:
Bahri Serseren, İhsan İçdemir, Selami Özben, İbrahim Altıntop, Şaban Mutlu, İhsan Coşkun, Hamd Reis, Samim Nebioğlu, Mustafa Doğan, İhsan Aral, Zeki Açıkdağ, Necdet Yaman, Tuğrul Çabuk, Mehmet Ali Yılmaz

Mükellef Çavuşlar:
Karasulu Veysel Saygılı, Rizeli Ramazan Yurdakul

Mükellef Onbaşılar:
Milaslı Niyazi Giritli, İstanbullu Züğfer Ceylan, İstanbullu İbrahim İşlemeci, Trabzonlu Murat Yıldırım, Bodrumlu Mehmet Kızılışık, Bodrumlu Emin Süzer

Erler:
Çanakkaleli Mehmet Demirel, Bigalı Ali Gökçü, Antalyalı Nurettin Alabacak, Bandırmalı Ömer Yalçın, Edremitli Ali Aslan, Lapsekili Ülfeddin Akar, Şileli Bekir Sarı, Sürmeneli Yusuf Demir, Rizeli Mehmet Aydın, Sökeli Mustafa Özsoy, Marmarisli Nuri Acar, Çorlulu Hüdai Çağdan, Lapsekili Kadir Demiroğlu, Tekirdağlı Fikri Ulaştırıcı, Bigalı Hüseyin Sayım, Bartınlı Hüseyin Kayan, İzmirli Kenan Odacıoğlu, Lapsekili Ahmet Günal, Bartınlı Mustafa Taşçı, Çanakkaleli Hasan Bozoğlu, Bursalı İbrahim Aksoy, İzmirli Feridan Kırcalı, Ordulu İsmail Özdemir, Çarşambalı Hasan Arslan, İnebolulu Ahmet Özkaya, Çanakkaleli Enver Uçar, Foçalı Necati Kalan, İnebolulu Murat Suyabatmaz, Giresunlu Mehmet Demir, Giresunlu Galip Yılmaz, Göreleli Hasan Kelleci

%d blogcu bunu beğendi: