ALTUNKÖPRÜ KATLİAMI (28.03.1991)


Altunköprü, Irak’ın kuzeyinde, tabii güzellikleri olan bir Türk kasabası… Havası güzel,suyu baldan tatlı, içinde daha ne güzellikler saklı. Kerkük’e 44, Erbil’e 50 kilometre mesafedeki bu şirin kasabaya Aşağı Zap ve Küçük Zap suları ayrı bir güzellik veriyor. Üst taraflardan iki ayrı kol halinde akıp gelen bu “kardeş” sular kasabayı adeta çevreleyip geçtikten sonra Kayabaşı Mevkii’nden de geçerek tıpkı Türkiye’den iki ayrı nehir olarak gelip Basra Körfezi yakınlarında birleşen Dicle ve Fırat gibi tek bir ırmak olup akarlar. Adı üstünde; Altunköprü bir köprüler diyarıdır.
1991 yılında, Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgal etmesi üzerine başlayan 1. Körfez Savaşı Irak’ın yenilgisiyle sonuçlanınca ülkede bir kargaşa yaşandı. Saddam Hüseyin, daha çok Bağdat’ı koruma telaşına düştüğü için ülkenin güneyinde ve kuzeyinde otorite boşluğu oluşmuştu. Güneyde Şiîler ayaklanırken kuzeyde de Peşmerge grupları Kerkük’e yerleşmeye giriştiler. 18 Mart 1991 günü Kerkük’e giren Peşmergeler tapu ve nüfus dairelerini talan ederek pek çok vesikayı yok ettiler. Peşmergeler, önlerine çıkan bir fırsatı değerlendirerek bugünkü fiilî durumun temelini işte o günlerde atmışlardı.
Kendi halkına karşı itibarı sarsılan Saddam bir şeyler yapmalı ve güç gösterisinde bulunarak otoritesini yeniden kurmalıydı. 1991 yılının Ramazan ayında tam teçhizatlı birliklerini olay bölgelerine gönderdiği zaman Peşmergeler zaten işlerini bitirip gitmişlerdi. Olan, içinde yaşadıkları devlete bağlı kalıp güçsüz zamanında bile isyan etmeyen Türklere oldu.
Ordu birlikleri Tuzhurmatu, Tavuk ve Tazehurmatu gibi Türk bölgelerini topa tutarak Kerkük’e doğru ilerlerken paniğe kapılan halk sağa sola dağılmaya başlamıştı. 27 Mart 1991 günü Kerkük’e giren ordu birlikleri oradan Altunköprü Kasabası’na yöneldiler. İşgalci ve talancı Peşmerge gruplarını, bulamayınca öfkelerini suçsuz – günahsız insanlardan alma yoluna gittiler. 28 Mart günü iftar öncesi, Altunköprü’de oturan ve panik sırasında Kerkük’ten, Tavuk ve Tuzhurmatu’dan kaçarak oraya sığınan Türkmenlerden, çocuk, genç ve yaşlı demeden topladıkları tam 102 kişiyi alıp götürdüler.
Dibis Kasabası yakınlarında “Kayabaşı” diye anılan bir yer vardı ve oradaki bir çukurluktan kokular yükseliyordu. Bunu duyan Altunköprülüler merak ve endişe içinde Kayabaşı’na ulaşınca o korkunç manzarayla karşılaştılar: Kurşuna dizilerek şehit edilen tam 102 cansız beden üst üste yığılmış halde orada duruyordu!

Şehitlerin 55’i Kerkük şehir merkezinden, 15’i Tuzhurmatu’dan, 32’si Altunköprü’den ve 13’ü ise bilinmeyen Türkmen bölgelerinden getirilmişti. Şehit düşen Türkmenlerden 25 tanesi 18 yaşının altındaydı. Şehitlerden Cemil Süleyman Abbas sadece 8 yaşındayken katledildi. Kemal Sabır Ahmet ise 10 yaşında bulunuyordu.

Irak Türkmenleri 1922’den beri sayısız soykırıma uğradı. Bunların bazıları peşmerge ve diğer Kürt grupları tarafından diğerleri ise Arap milliyetçisi Saddam Hüseyin rejimi tarafından gerçekleştirildi.

Altunköprü kasabası 20 Kasım 2017’de peşmerge işgalinden kurtarıldı. Altunköprü, özellikle Irak Kürt Bölgesel Yönetimi tarafından ABD işgali sonrası Kürtleştirilmeye çalışılan bölgelerden biriydi.

Reklamlar

Ülkücü Şehit Ahmet KERSE (31.01.1983)


Gaziantep’in Oğuzeli ilçesine bağlı Hacar (Yeşildere) köyündendi. Gaziantep Eğitim Enstitüsü’nde okuyordu. 1980 yılı Şubat ayında, polisler tarafından Kilis’te yakalanarak gözaltına alınıp bir ay süreyle işkence yapıldı. Çıkarıldığı 12 Eylül mahkemelerinde, bütün şahitlerin, aleyhine ifade vermedikleri için tutuklandıkları bir yargılamadan sonra, 8 Temmuz 1981 tarihinde idam cezasına mahkum edildi. 25 yaşındayken, tutuklu bulunduğu Gaziantep Cezaevi’nin infaz bahçesinde 31.01.1983 tarihinde sabaha karşı asılarak şehit edildi.
Öğretmen olmasına bir yıl kala kendini dar ağacında bulan Ahmet Kerse, 12 Eylül darbesinde idam edilen son kişiydi. Annesine, babasına ve 9 kardeşine haber verilmeden gece yarısı sessizce asılan Ahmet Kerse, ne kefenlenmiş ne de cenaze namazı kılınmış.

Ailenin günler sonra öğrendiği idam sürecini ağabey Recep Kerse, gözleri dolarak anlattı. Kardeşinin yaşadıklarını ifade ederken zorlanan ağabey Kerse, referandumda ‘evet’ kararı çıkması durumunda birlerinin mutlaka hesap vermesi gerektiğini belirtti.

Gaziantep Üniversitesi Fizik Kimya Biyoloji Bölümü son sınıfta okurken, isminin geçtiği bir olay sonrasında tutuklanan Ahmet Kerse, 12 Eylül darbesi sonrasında hafızlarda yer eden ülkücülerden.

Kardeşinin çok çalışkan ve iyi bir ülkücü olduğunu, ancak yasa dışı olaylara hiçbir zaman karışmadığını belirten ağabey Kerse, kardeşinin suçsuz yere idam edildiğini belirtti. Kerse, kardeşinin cezaevine götürülüş ve idam ediliş sürecini şöyle anlattı:

“O, vatanını seven dürüst ve çalışkan bir öğrenciydi. Ailemizde okuyan tek kişiydi. İyi bir öğretmen olmak istiyordu. Darbe sonrası üniversite kapanınca çay ocağında çalışmaya başlamıştı. Antep’te yaşanan bir olayda birileri onun ismini telaffuz etmiş. Hiçbir suçu yokken Akyol Karakolu’na götürdüler. İşkenceyle ifadesini almışlar. Daha sonra Adana’ya götürüldü. Kendisine her ulaştığımızda ‘merak etmeyin, suçsuzum. Çıkacağım.’ diyerek bizi sürekli teselli etti. Bir iki yıl geçmeden Antep E tipine getirildi. Buraya gelince eşyalarını falan göndererek tahliye olacağını, suçsuz olduğunu yeniledi. Ortada suçlu olduğuna dair hiç bir kanıt yoktu.”

Olayla ilgili 4-5 kişinin yakalandığını ve hepsinin hapishaneden çıktığını hatırlatan ağabey Kerse, “Kardeşim, 2 yıl 4 ay hapishanede yattı. Bu sürede tüm arkadaşları çıktı. O zamanlar yakınımıza sahip de çıkamıyorduk. Sahip çıksan seni de tutuklayıp götürüyorlardı.” diye konuştu. Hiçbir aile ferdiyle görüştürülmeden, gecenin 02.00’sinde asılan Ahmet Kerse, kefenlenmeden ve cenaze namazı kılınmadan eşofmanlarıyla birlikte defnedilmiş. Kardeşinin toprağa verildiği yeri çok zor öğrendiğini vurgulayan ağabey Kerse, yaşadıklarını şu şekilde anlattı:

“Kardeşim asılırken bizden hiç kimseye haber vermediler. Gecenin bir yarısında kaldırıp, son bir isteği olup olmadığını sormuşlar. O da abdest alıp namaz kılmak istemiş. Daha sonra bizden kimseyi göremeyince, ‘aileme haber vermediniz mi?’ demiş. Astıktan sonra gecenin bir yarısı Gaziantep mezarlığına götürüp kimsesiz gibi eşofmanlarıyla gömmüşler. Bir parca kefeni çok görmüşler. Hakim Cemal Aksoy vardı. Çalıştığım yerden dolayı tanıyordum. Yanına gittim, görüştüm. Dirimizi vermediniz, ölümüzü verin dedim Nöbetçi binbaşıdan şartlı imzalı izin aldım. Cenazemizi gömdükleri yerden çıkardım. Annem bayıldı. Biz cenazeyi yıkarken alay komutanının emriyle askerler evin bahçesinde bekledi. Daha sonra kefenleyip, namazını kıldık. Şu an Oğuzeli’nde yatıyor.”

Ülkücü Şehit Ali Metin Tokdemir (1958/08.12.1995)


Gümüşhane Kelkit doğumlu olan Ali Metin Tokdemir, ilk ve orta öğrenimini vatan toprağının muhtelif bölgelerinde tamamlamıştır. Yüksek öğrenimini Eskişehir İktisadi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nde tamamlayan Tokdemir, yüksek tahsilini sürdürdüğü yıllar boyunca Ülkücü hareketin pek çok kademesinde yaptığı görevlerle Türk milliyetçiliğine büyük hizmetlerde bulunmuştur.

Eskişehir Ülkü Ocakları Başkanlığı, Ülkü Ocakları Genel Başkan yardımcılığı daha sonra Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı görevlerinde bulunan Ali Metin Tokdemir, aynı zamanda çeşitli gazete ve dergilerde köşe yazarlığı, yazı işleri müdürlüğü ve genel yayın yönetmenliği yaparak ülkücü harekete farklı sahalarda emek vermiş, taze bir fidan gibi üzerine titrediği Türk gençliğinin milli ve manevi değerler etrafında yetişmesi için canını dişine takarak adeta serden geçmiştir.

Ömrünün baharında gençliğin eğitimi için büyük bir seferberlik başlatan Metin Tokdemir, haftanın yarısını şehir dışında konferanslarda, seminerlerde ve eğitimlerde geçiriyordu.

Türk milletini müreffeh yarınlara taşımak uğrunda Türk-İslam ülküsünü bayrak edinen Metin Tokdemir; ülkücülerde cisimleşen yüksek Türk ahlâkını bünyesinde barındıran taraflı tarafsız herkesin imrenerek baktığı, örnek ve mümtaz bir şahsiyettir.

Sabır, azim ve kararlılık timsali Ali Metin Tokdemir, milletvekili olarak aziz Türk milletine hizmet etmeye karar verdikten kısa süre sonra Karadeniz’in vatansever insanlarıyla kucaklaşmak için çıktığı geziden dönerken Maçka ilçesine bağlı Başarköy yakınlarında geçirdiği elim trafik kazası sonrası kaldırıldığı hastanede 8 Aralık 1995 tarihinde, 36 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.

Ülkücü Şehit Cengiz Baktemür (02.05.1982)


 2 Mayıs 1982… Malatya’nın Doğanşehir ilçesine bağlı Polat köyünden olup 20 yaşındaydı. Ailece, Doğanşehir’de Yeni Belediye Garajı’nın yakınında Doğu mahallesinde oturuyorlardı. Liseyi yeni bitirmişti. Doğanşehir’de meydana gelen bir olaya adı karıştığı için tutuklanıp cezaevine kapatıldı ve 12 Eylül Mahkemeleri’nde yargılanarak idam cezasına mahkum edildi. 2 Mayıs günü, sabahın erken saatlerinde Elazığ Kapalı Cezaevi’nde asılarak şehit edildi. Mahkemede idam cezasına çarptırıldığını öğrenen annesi, ruhi bunalım geçirdi. Şehadetinden sonra da felç oldu. Cenazesi, Doğanşehir Mezarlığı’na defnedildi.
DARAĞACINDA CAN VEREN BİR ŞEHİDİMİZİN SON SAATLERİ…
Genç yaşta Ülkücü Hareketin saflarına katılmıştı. 12 Eylül öncesinde mücadelenin içerisinde yer almış hatta bu uğurda cezaevine de girip çıkmıştı.
12 Eylül fırtınası, Ülkü Çiçeklerini birer birer dallarından kopararak savurmaya başladığında o günlerde yaşananlardan endişe içinde kalan ailesi, onun hemen askere gitmesini istemişti.
O, Ülkücü sabıkasından dolayı “sakıncalı er” olarak acemi birliğini tamamladıktan sonra usta er olarak değişik yerlerde silahsız görevlere gönderildi. En son geldiği yer Elazığ İl Jandarma Alay Komutanlığı idi. Merkez Bölük Komutanı olan yüzbaşı ise gerçekten milliyetçi ve vatansever bir insandı. Komutanına, devamlı olarak askerlikle ilgisi olmayan onarım gibi işlere koşturulduğunu anlatınca o, bu şikayeti anlayışla karşılamış ve gerekli emirleri vererek onu askerliğinin son aylarında hem onurlandırmış hem de bilmeyerek vicdanında bütün hayatı boyunca kanayacak bir yaranın açılmasına sebep olmuştu.
Artık, cezaevi dış güvenlik nöbetlerine ve koğuş arama operasyonlarına gönderiliyordu. Sorumlu oldukları Elazığ Kapalı Cezaevi ağzı beraber mahkumla doluydu. İçlerinde az sayıda Ülkücü de vardı. O, bir vesile ile Ülküdaşlarını görmek onlarla irtibat kurmak istiyor, bu sebeple cezaevi ile ilgili her hangi bir görev olduğunda gönüllü olarak hemen öne atılıyordu.

İKİ GÜN ÖNCESİ… ANASIYLA SON GÖRÜŞMESİ…
O gün, Nisan’ın son günü, daha önceden ismini duyduğu ancak hücrede kaldığı için bir türlü yüzünü göremediği Cengiz Baktemur ile ilgili bir takım olaylar oluyordu.
Bir süre önce gazetelerde “idam cezası -12 Eylül diktatörlerince- tastiklendi” diye yazılan Cengiz’in annesi kalkıp Elazığ’a gelmişti. İçinde belki yavrumu bir daha göremem endişesini taşıyan bu ana, evladıyla görüşmek istiyor ama cezaevi idaresi bu görüşmeye izin vermiyordu.
Yüreği yaralı ana, oğlunu görmek için bütün gücüyle diretiyor ve cezaevinin önünden de ayrılmıyordu. Daha sonra araya giren bir astsubay, Bölük Komutanı yüzbaşıya kadar ulaşarak bu görüşmenin gerçekleşmesini sağlayacaktı.
İşte, bu görüşme esnasında, o da yanlarındaydı ve Cengiz’i ilk defa orada görüyordu.
Görüşme yerine giren, gözleri ağlamaktan şişmiş olan ana, evladına öyle bir sarılmıştı ki, adeta onu alıp içine koymak, onu bekleyen kötü akıbetten saklamak ister gibiydi. Cengiz’i öpüyor, kokluyor, bağrına basıyordu. Ana, bir yandan ağıtlar yakıyor, kafiyeli sözler söylüyor, oğluna duyacağı hasreti dile getiriyor bir yandan da başta Kenan Evren’e olmak üzere bütün 12 Eylül cuntacılarına beddualar yağdırıyordu.
Mübarek kadın, hıçkırıklara boğularak:
-Oğlum zannetme ki, seni kurtarmak için uğraşmadık… derken, oğlu için ellerinden gelen her şeyi yaptıklarını anlatıyor, başarılı olamadıkları için de adeta özür diliyor, gibiydi.
-Ana yeter ki sen üzülme, alnımıza böyle yazılmış… diyen Cengiz ise, anasını teselli etmek için çırpınıyordu.

İDAM TEZKERESİ GELİYOR…
O gün bölükte yeni bir görev emriyle içtima verilerek herkesin acilen hazırlanması istenmişti. Görev yerleri Elazığ Kapalı Cezaevi idi. Sıcakkanlı ve çabucak dostluk kurmasını bilen bir yaradılışta olduğu için Bölük Karargahında hemen herkes ile kısa zamanda arkadaş olmuştu. Bu sebeple bölük yazıcısına:
-Hayırdır ne oluyor? diye sorduğumda:
-Akşam Ankara’dan şifreli, gizli bir emir geldi, cevabını alınca iyice meraklanmıştı.
-Sen bu işleri iyi bilirsin, hayırdır inşaallah, diye üsteleyince de Yazıcı, emrin muhtevasını bilmediğini ama gelen emrin kodlarından bunun bir infaz tezkeresi olduğunu anladığını söylemişti.
Cezaevinin güvenliğinden jandarma sorumlu olduğu için cezaevindeki durumlar bölükte az çok bilinir ve konuşulurdu. İçeride idam mahkumu olan epey insan vardı. Fakat, onun aklıma bu idam tezkeresinin bir Ülküdaşına ait olabileceği hiç gelmiyordu.
Akşam saat 19.00 sularında cezaevine vardılar. Cezaevi çevresinde gerekli tertibat alındığı gibi içeride de özel bir güvenlik oluşturulmuştu.

ÖLÜM HÜCRESİNDE NÖBETE…
Ona, saat 20.00’de idam mahkumlarının özel olarak tutulduğu ölüm hücresinde bir arkadaşıyla beraber nöbet yazılınca, anlatamayacağı kadar karmaşık bir ruh haline girmişti. İdam edilecek olan kendi kanından, canından bir parça olan Ülküdaşı: CENGİZ BAKTEMUR idi. Nöbete giderken nasıl davranacağını bile kestiremiyordu.
Az sonra cezaevinin, odunluk ile koğuşlar arasındaki bir kısmında bulunan hücrenin önüne geldiğinde Cengiz, namazını yeni bitirmiş, seccadesinden kalkıyordu. Başında yünden örülmüş bir başlık, sırtında bir kazak ve ayağında ise şalvar vardı.
Cengiz’in bir senedir yattığı bu hücrede tutacağı nöbet, diğer nöbetlerinden çok farklıydı. Çünkü bu nöbet, asılacağını öğrenince geçireceği her hangi bir ruhi bunalımı anında bilmeyerek veya idamını engellemek için bilerek kendini yaralamasına mani olmak içindi. Bu sebeple hücrenin kapısı açılmış o da içeri girmişti.

MUHABBETLE VUSLATA…
Selam verdiğinde mütebessüm bir çehre ile “Aleykümselam” dedi, Cengiz. Bu tavrı ona cesaret vermişti. Birkaç dakika sonra onunla, şehadet şerbetini içerek vuslata ereceği ana kadar devam edecek olan bir muhabbete başlamışlardı.
Tanışmaları, bir birlerini bilişleri bütün Ülkücülerinki gibi olmuştu. Hemen müşterek tanıdıkları isimleri bulmuşlar ve gönül kapılarını bir birlerine ardına kadar açmışlardı. Nöbet için de olsa son saatlerinde bir Ülküdaşının yanında olması Cengiz’i çok sevindirmişti.
-İyi ki, senin gibi sohbet edeceğim bir ülküdaşım var yanımda… diyordu.
Cengiz’in, yıllar önce lisede okumak için geldiği bir ilçede tanıştığı, onun da yakınen tanıdığı arkadaşları vardı. Geçmiş yılları andıkları bu mutlu dakikalar su gibi akmıştı…
Sohbet esnasında bazan, üzgün bir tavırla sitemler dökülüyordu dudaklarından, Cengiz’in. Poliste alınan ifadesinden başlayarak mahkeme safhasına kadar uğradığı bütün haksızlıkları ama isyan etmeden bir bir anlatıyor, “Suçsuzum” diyordu üstüne basa basa.
Yargılandığı mahkemedeki hakimin düşmanca tutumu sebebiyle bu cezaya çarptırıldığını anlatırken gözlerini kin ateşleri bürüyor ve mütemadiyen, “Allah’ım, onun ecelini benim elimden nasip eder inşaallah” demekten kendini alamıyordu. Bir kaç saat sonra Hakk’a yolcu edeceğimiz bu yiğit, böylelikle son ana kadar infazının yapılmayacağına dair ümidini koruduğunu da belli ediyordu.
Cezaevi odunluğunun içine kurulan idam sehpası ve çevredeki hazırlıklar bitmiş olmalı ki, çıkmak için hazırlanmaları bildirilince, Cengiz hüzünlü gözlerle kapıya bakarak:
-Gardaş, hayıflandığım şey nedir biliyor musun?! Şimdi beni bir kişiyi öldürdüğüm iddiasıyla asacaklar. Halbuki onlarca kişiyi öldürene bir şey yapmıyorlar. İnan ki, hiç bir şey bu adaletsizlik kadar zoruma gitmiyor… demişti.

Gerçekten de Cengiz’in idam edilmesinden bir hafta-on gün kadar sonra, bu cezevinden 12 PKK’lı kaçacaktı. Bu dehşet verici olay, Cengiz’e gücü yeten diktatörlerin kısa bir süre sonra kimler karşısında aciz kalacaklarının da ilahi bir işaretiydi belki …
Mübarek üç aylardı. Cengiz de üç aylar orucu tutuyor, namazlarını da hiç aksatmadan kılıyordu. Bir birine ezelden sevdalı bu iki Ülkücü hücrede sohbet ederken saatler ilerliyor, hücrenin önünü de git gide kalabalıklaşıyordu. Bir ara bunu farkeden Cengiz,:
-Dışarıda çok kalabalık var mı? diye sorunca:
-Evet, oldukça kalabalık… jandarmanın tamamı bugün burda, ayrıca bütün gardiyanlar da gelmişler, dedi. Hafifçe iç geçirip dudaklarından fısıltı halinde zehir gibi bir cümle döküldü.

-Titrediğimi mi görmek istiyorlar… Onlar bunu hiç bir zaman göremeyecekler…
Bu arada Cengiz’in idam edileceği bütün cezaevinde duyulmuş olmalı ki, koğuşlardan mahzun bir edayla okunan tekbir ve ilahi sesleri geliyordu. Bu sesler, o gün sabaha kadar hiç kesintisiz devam etti.

İMAM GELİYOR…
İdam edilmesine bir saat kadar zaman kalmıştı. Nereden bulunup getirildiği bilinmeyen bir imam geldi. Adam şaşkın olduğu kadar da endişeliydi. Cengiz’in yanına ihtiyatla yaklaştı.
Cengiz’in nurlu yüzünde yine o ışıltılı tebessüm belirdi.
-Hoşgeldiniz Hocam,
-Hoşbulduk, diyen imamın yüzünden kasvet bulutları dağılmamıştı henüz.
-Hocam, son olarak dini telkini birlikte tekrarlamak istiyorum…
-Niye sen telkini bilmiyor musun…? diye soran imama tatlı ve sıcak bir ses tonuyla:
-Biliyorum Hocam ama eksiğim veya yanlışım varsa düzelteyim istiyorum, dedi.

SON NAMAZ…
Saat epey ilerlemişti. Bu arada idam gömleğini getirdiler ve üstünü değişmesini söylediler. Cengiz, kendisine verilen ve giydiğinde topuklarına inecek kadar uzun olan beyaz gömleği almıştı ki, uzaklardan yankılana yankılana gelen ezan sesiyle irkildi. Ve hemen:
-Müsaade edin de sabah namazımı kılayım!? dedi.
İnfaz komuta heyetinde hoşnutsuzluk ifade eden bir homurtu yükseldi. Aralarında biraz konuştuktan sonra:
-Abdestin var mı…? diye soruldu.
-Evet, abdestliyim, dedi Cengiz.
Böylelikle Cengiz son namazını eda etti… Namazını tamamladıktan sonra da idam gömleğini giydi. Onu darağacının yanına getirdiler.

SON ARZUSU…
Şehadete hazır olan Cengiz’e usulen son arzusunu sordular…
-Bir bayrak ve Kur’an-ı Kerim istiyorum!!!
Ortalık bir anda hareketlendi. Görevliler dört bir yandan koğuşlara doğru koşmaya başladılar. Az sonra birisi, elinde bir Kur’an-ı Kerim ile geldi. Cengiz, Kur’an-ı aldı ve 3 kere öpüp başına koydu.

Koca cezaevinde bir bayrak bulmak epey zor olmuştu. Nefes nefese gelen birinin getirdiği küçücük bayrağı Cengiz’e verdiler. Sakin bir edayla dürülü olan bayrağı açan Cengiz, iki eliyle kenarlarından tuttuğu bayrağı göğsü hizasına kadar kaldırarak ileri uzattı ve sesli olarak:
-Ey benim şerefli bayrağım… Ben seni dalgalandırmak için çok mücadele ettim ama seni dalgalandırmaya gücüm yetmedi… dedikten sonra öpüp başına koydu.
Kur’anı öperken ve bayrağa hitap ederken darağacının önünde bulunan Cengiz’in bir yanında kement ipi sarkıyor, bir yanında da az sonra üstüne çıkacağı tabure duruyordu.

ÜLKÜDAŞLARINA VASİYETİ…
Cellat, esmer tenli, zayıf vücudu ile sabahın alacakaranlığında olduğundan daha uzun boylu görünen Elazığ’ın Hankendi taraflarından olup hırsızlıktan sabıkalı zavallı bir adamdı. Bir kenarda korku içinde tir tir titriyordu.
İnfaz Heyetinden birisi, elindeki kağıttan, az önce elleri arkasından kelepçelenmiş olan Cengiz’in yüzüne karşı idam kararını okudu.
Kısa bir sessizlikten sonra:
-Bir diyeceğin var mı…? diye sordu.
-Evet, birini sormak istiyorum. YARBAY METİN burada mı???
-Hayır burada yok…
-O zaman söyleyeceğim her hangi bir şey yok.
-Eğer o burada olsaydı ne söylemek isterdin?
-Şunu herkes iyi bilsin ki, ben bugün burada Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kanunlarının gereğince değil, YARBAY METİN’in kanunları sebebiyle infaz ediliyorum… Eğer o, şu an burada olsaydı onun yüzüne tükürürdüm. Ayrıca, bunu onun yanına bırakanlara da hakkımı helal etmiyorum!!!

-……………………

İKİ KERE ASILDI CENGİZ…
Sonra daha önceden hazırlanmış olan idam yaftası boynuna asıldı. Başında yünden örülmüş bir başlık (külah) vardı. İdam yaftasını asarken bunu başından almak istediklerinde:
-Onu başımdan almayın. Onu cezaevindeki ülküdaşlarım benim için ördüler…dedi.
İnfaz komuta heyetinde gene bir homurdanma oldu ama sonunda külahın başında kalmasına izin verildi.
Cengiz, tabureye çıkarken cellat da mecburen yanında belirdi. Yukarıdan sarkan kemendi telaş içinde Cengiz’in boynuna geçirip aceleyle tabureye bir tekme atarak kaçtı. Karanlığın koyultusunda saklanmak ister gibiydi.
Anlaşılmaz bir hırıltı kapladı ortalığı… Karanlığa benek benek düşen lambaların fersiz ışığında çırpınan, debelenen beyazlıktan başka her şey sanki taş kesilmişti. Ne kadar geçti bilinmez, Cengiz hala can çekişiyordu. İçlerinden biri, içinde biriken nefesiyle avazının çıktığı kadar bağırdı:
-Böyle bir işkence olamaz … Tutun lan, kaldırın..!
Aynı duyguları paylaşan iki asker zembereğinden boşanmış bir yay gibi atılarak Cengiz’i ayaklarından tutup havaya kaldırdılar.
Az sonra bir köşeye sinmiş olan cellat bulunup geri getirildi ve bu defa ipi Cengiz’in boynuna tam geçirmesi söylendi.
Ve… cellat, tekrar tabureye tekme attı…
Cengiz, yağlı urganın ucunda hafif hafif sallanırken güneş ışıkları da ufuğu aydınlatmaya başlamıştı.
Bütün Türkler bir ordu katılmayan kaçaktır, Töremizde yazılı harpten kaçan alçaktır

Durmuş Hocaoğlu (1948/24.10.2010)


1948 yılında Bayburt’ta doğdu. 1974 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Elektrik Mühendisi olarak mezun oldu.

1982 yılında mühendislik mesleğini terketti ve Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Fizik Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak girdi. O tarihten sonra Felsefe’de master ve doktora yaptı, Fizik’te ise master yaptı, doktorasını tez aşamasında bıraktı.

1983 yılında İstanbul Üniversitesi’nde başladığı felsefe kariyerinde önce 1986’da “Descartes’ın Fizik Anlayışı” isimli tezi ile yüksek lisansını, 1994’te “Türk-İslâm Düşünce Tarihinde ve Modern Fizik’de Kozmos” isimli tezi ile doktorasını ve 1986’da ise Marmara Üniversitesi’nde “Tekil Lineer Sistemler İçin Geliştirilen Bir Transformasyonun Yorumu Üzerine” isimli tezi ile fizik yüksek lisansını tamamladı.

Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Fizik Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yaptı. Mültidisipliner bir akademik çalışma kariyeri vardı. Çalışma alanları Fizik Felsefesi, Bilim Felsefesi, Tarih ve Siyaset Felsefesidir.

Muhtelif dergilerde Elektrik Mühendisliği ve Fizik gibi teknik konular yanında Bilim ve Fizik Felsefesi, Tarih Felsefesi, Siyaset Felsefesi, Din ve Laiklik v.b. konularda makaleler kaleme aldı. Ayrıca muhtelif akademik toplantılara tebliğler sundu ve tebliğ kritikçikliği yaptı. Birçok gazete ve dergide sürekli yazarlık yaptı.

24 Ekim 2010 tarihinde İstanbul’da vefat etti.

Yayınlanmış üç kitabı bulunmaktadır.

Bibliyografya

I. Kitaplar

Devletçilik Bumerangı., Ufuk Yayınları., Kasım 2002, İstanbul (Makale Derlemeleri) 13,5×21 cm; 371 sayfa

Düşük Şiddetli Devrim ve Bir Entelijansiya Kritiği., Gelenek Yayınları., Eylül 2002, İstanbul (Makale Derlemeleri)., 15×22,5 cm

Laisizm’den Millî Sekülerizm’e., Selçuk Yayınları., Birinci Baskı: Ankara, Ekim 1995., ISBN: 975-95466-6-3., 6×23,5 cm; XII+503 sayfa

II. Tezler

Tekil Lineer Sistemler İçin Geliştirilen Bir Transformasyonun Yorumu Üzerine., (Basılmamış Fizik Yüksek Lisans Tezi)., İstanbul, 1988

Descartes’ın Fizik Anlayışı., (Basılmamış Felsefe Yüksek Lisans Tezi)., İstanbul, 1986

Türk-İslâm Düşünce Tarihinde Ve Modern Fizik’de Kozmos., (Basılmamış Felsefe Doktora Tezi)., İstanbul 1994

Vedat Bilgin – Milliyetçi bir aydın: Durmuş Hocaoğlu

Fikirler düşünen insanların sadece eserleri değil aynı zamanda onların varoluşlarını ifade ediş biçimleridir. Fikirler gerçek bir aydın içinöncelikle bir kimlik meselesidir. Ülkemizde eşine çok az rastlanacak kadar özgün fikirleri ve kimliğiyle hem Türk entelektüel hayatına ve hem de milliyetçi düşünceye damga vurmuş gerçek bir aydını kaybettik.

FİKİR ADAMI OLMAK

Dr. Durmuş Hocaoğlu tam da böyle bir şahsiyettir. Yani fikirleriyle,
inançlarıyla tutarlı bir şekilde kendini ifade etmiş bir düşünce adamı.

Bütün hayatını idealistçe yaşamış, kendisini okumaya, okuduklarıyla eleştirel bir bakış açısıyla hesaplaşmaya, yeni fikirler elde etmek için uğraşmaya çalışan, tabiri caizse didinip çırpınan bir aydın, bir dava adamıdır.

Durmuş Hocaoğlu’nun bir fikir adamı olarak bireysel tarihi, bizim toplumumuzdaki “aydın dramını” en iyi yansıtan örneklerden birisi olarak ele alınabilir. Yakından bakınca ilginç bir durumdur bu. İlginçtir, çünkü
Anadolu’nun küçük bir şehri olan Bayburt’tan gelip ne için olduğunu bilmeden mühendis olmak için girdiği İTÜ’den mezun olduktan sonra şu soruyu sorar
“Neden mühendis oldum? Oysa ben dünyayı toplumu ve insanı anlamak istiyordum”.

1980lerin başında yaptığımız uzun tartışmaların birinde “kalkınmanın bir mühendislik meselesi olmadığını anladım” demişti. İlk bakışta ilgi alanı
dağınık görünüyordu. Fizikten felsefeye, tarihten siyasete kadar çok geniş bir sahada yoğun bir çalışma içindeydi. O bunu bir “Grand teori” ihtiyacı ile açıklıyorum.

Sorduğu sorular okuduklarıyla beraber derinleşip daha anlamlı cevaplar aramaya yöneldiğinde bu O’nu İstanbul Üniversitesi felsefe programında önce yüksek lisans sonra doktora yapmaya yöneltti. Boğaziçi Üniversitesinde yüksek lisansta fizik çalıştı. Bireysel çabalarıyla bu formal çalışmalarının
oldukça üzerinde bir yere gelmişti. Önce ” fizik-metafizik” meseleleri
üzerinde kadim Yunan’dan günümüze uzanan birçok tartışma konusunu el aldı. Bu konuda tam bir “ansiklopedist” bir tutuma sahipti. Bunlarla yetinmeyi, çağdaş fizik teorisine vukufiyetiyle yeni cevaplar aramaya girişti. Stephen Hawking üzerine yaptığı eleştirel çalışma eşine benzerine rastlanmayacak cinsten. Çalışmalarının ikinci önemli boyutu bilimsel teori ve yöntem sorunları ile ilgilidir. Bu alanda çalışmanın zorluğu bilhassa tabiat bilimlerindeki gelişmeleri takip edememekle ilgilidir. Hocaoğlu’nun matematik ve Fizik bilgisi sosyal bilimlerin metod sorunlarına derinlemesine nüfuz etmesini kolaylaştırdı. Üzerinde durduğu üçüncü mesele tarih, tarih felsefesi ve milliyetçilik konularıyla ilgilidir. Bu çerçeve bilhassa küresel süreçte millet, milli devletin karşılaştığı sorunlar ve dünyanın yaşadığı değişim meselelerini kapsamaktadır.

Aydının Dramı

Durmuş Hocaoğlu milliyetçi bir düşünce adamıydı. Tarihe, kültüre ve
topluma milliyetçilik meselesinin gelişmesi etrafında katkı yapmak ve
değerlendirmek için aralıksız çalıştı. Felsefeyi hakikati aramak için bir
yol, bilimi ise kendi gerçeğimizi ve sorunlarımızı anlamak için bir imkân
olarak görüyordu. Ona göre milliyetçilik bu yöntem ve imkânların farkında olarak, onlardan beslenerek bu ülkeye katkı yapacak bir fikirdi.

Hocaoğlu’nun kaybıyla ben bir dostumu, ağabeyimi kaybettim. Ülkem ise kendisi için düşünen fikir çilesi çeken ciddi bir düşünce ve bilim adamının kaybetti.

Aydının dramı şurada ortaya çıkıyor: Yazdıklarına söylediklerine bir
eleştiri gelmiyorsa, ifade ettikleri bir yankı bulmuyorsa, ülkenin okuyup
yazanları gündelik kısır tartışmaların içinde kaybolmuşlarsa karşılaşılan
durum tam bir dramdır. Bilime felsefeye fikre uzak bir ülkede aydın olmak aynı zamanda bütün bu emekler ve çabalar, okumalar yazmalar bir işe yarayacak mı sorusunu da akla getirir. Ona gösterilecek en güzel saygı ifadesi sanırım bir duanın yanında yazdıklarıyla, kitaplarıyla, makaleleriyle ve eserleriyle tanışmak
olacaktır.

Ülkücü Şehit Ali Aras (1958/22.04.1978)


ŞEHİT OLDUĞU TARİH: 22 NİSAN 1978

ŞEHİT EDİLDİĞİ YER: IĞDIR

DOĞDUĞU YER: IĞDIR

MESLEĞİ: ÖĞRENCİ

Akşam lisesi ikinci sınıfta okuyordu. Çiftçi bir ailenin evladıydı. Babası CMKP Iğdır İlçesi (Iğdır Kars’ın ilçesiydi o zamanlar) kurucularındandı. Daha sonra MHP Iğdır İlçe teşkilatı kurucuları arasında yer aldı. Kars Caddesinde ikamet ediyorlardı. Daha öncede saldırıya uğramıştı.

OLAY GÜNÜ:

Akşamüzeri eve gidip yemeğini yiyecekti. Teşkilattan çıktı eve gidiyordu. Duran Osman adı ile bilinen kahvehanenin önüne geldiğinde onu pusu da bekleyen 17 devrimci solcu-komünist vardı. Ülküdaşımıza taşlı, sopalı ve bıçaklı saldırıda bulundular. Önce ellerindekilerle saldırdılar. Sonra kurşunlayarak şehit ettiler.

Ülkücü Şehit ALPER TUNGA UYTUN(1955/13.04.1979)


Tunceli’nin Çemiskezek kazasından olup, 24 yaşındaydı. Ankara-Keçioren Lisesinden mezun olduktan sonra İstanbul Anadoluhisarı Spor Akademisine girmişti. Şehadeti sırasında bu okulun son sınıf öğrencisiydi. Ailece İstanbul-Erenköyde oturmaktaydılar. Okulun öğrenci derneği başkanıydı. 

Olay günü arkadaşlarıyla birlikte Cuma namazını kılmak için gittikleri okul yakınındaki bir camiden çıkarken cami önünde bekleyen bir grup komünist hainin saldırısına uğrayarak bıçakla üç yerinden ağır yaralandı. 

Acilen Beykoz Devlet Hastanesine oradan da Paşabahçe’de başka bir hastaneye kaldırıldıysa da yapılan bütün müdahalelere rağmen kurtarılamayarak şehit oldu.

Cenazesi İstanbul Çengelköy mezarlığına defnedildi. Cami önünde bıçakla vurulduğunda camiden çıkan ve olayı tepkisiz seyreden cemaate hitaben söylediği ibret verici. “Bir müslümana saldırılıyor. Hiç biriniz müdahale etmiyorsunuz. Böyle giderse korkarım yakında sizler de aynı akibete uğrarsınız..!” sözleri daha sonra gerçekleşmiş ve bu caminin cemaatinden bir çok insan komünistler tarafından saldırıya maruz kalmıştır. 

%d blogcu bunu beğendi: